Hayallerim ve ben

Hayallerim ve ben

1952 yılı Şanlıurfa doğumluyum.Edebiyat ve Türk Sanat Müziği -yapabildiğimce- uğraştığım sanat dallarıdır. Hayallerimin iç dünyama yansımalarını elden geldiğince ve olanca renkliliğiyle siz ziyaretçi dostlarıma aktarmak dileğiyle bu sayfada olacağım sağlığım elverdiği müddetçe inşallah. Tanışmasak da, sizlerin değerli uğrayışlarının beni çok memnun ettiğini söylemek ve teşekkürlerimi iletmek istiyorum hepinize.

Vazgeçmesiz Başlangıçlar

30/6/2008

Yazmak uğraşında bazen, öyle zamanlar yaşanır ki; o anlarda, hislerin kılavuzluğuna güvenmek ve hayallerin egemenliğine teslim olmaktan başka çareniz kalmaz. Sezgilerinizden gelebilecek en küçük bir işareti, büyük bir sabrın erdemiyle beklemek zorunda kalırsınız. Daha fazla duygulanabilmenin, içinizdeki coşkuyu olabildiğince artırabilmenin derdine düşersiniz. Çekingen bir taleple vardığınız yalnızlık bahçelerinde; solmayacak renklerin, bitmeyecek baharların izlerini sürersiniz. Var olduğuna inandığınız ama henüz dışında bulunduğunuz saklı bir dünyanın kapısını aralayabilmenin yollarını ararsınız. Kaynağını bilemediğiniz bir çağrının büyüsüne kapılıp, hissedilir olmaktan başka belirginliği olmayan sırların keşfine çıkarsınız.

Bu zorlu ve bir o kadar yıpratıcı çabaların sonunda, yine de; gerçekliğin dünyasına girmeye, ilhamınız, ne denli gönüllüyse, başarınız da o ölçüde söz konusu olabilecektir. Yani, yazabilme olanağınız, yazılacak olanın size kendini açabildiği orandadır. Bu aşamada üstleneceğiniz ilk sorumluluk, ispatı gereken bir bağlılığın zorlu imtihanıdır. Kırılan hayallere karşın, vazgeçmemek dirayetiyle sınanan bir direniş halidir. Dostluğunun bedelini çok yüksek tutan, ama vefadan yana hiç de güvenilir olmayan o düşsel bilinmezliğin kaprislerine dayanma gücüdür sahip olmanız gereken.

Bütün bu güçlükleri göğüsledikleri halde, yazma serüveninin daha başlarındayken, cesaret kırıcı sürprizler yaşayan yazarlar olmuştur. Ama olumsuz şartlara boyun eğip de, işi oluruna bırakmamışlar. Çaresizliğe teslim olmanın, o vakte kadarki emeklerine ve yazarlık ideallerine bağışlanamaz bir ihanet olacağına inanmışlar. Yüzlerine kapanan kapılar karşısında, vazgeçme seçeneğini yürürlükten kaldırmışlar; bu talihsiz başlangıcı, değerli bir kariyere dönüştürebilmişlerdir. Sadece hevesin büyük bir gayeyi kavrayamayacağını, harcında tutku olan samimi çalışmaların kararlılığıyla, dönüş köprülerini yıkmakta tereddüt etmemek gerektiğini göstermişlerdir.

Yazar ve şair Murathan Mungan, kendisiyle yapılan bir söyleşide(1), bu konuyu da dile getirmiş. İşte, oradan bir soru ve verdiği cevap.

Bugünden yazarlığınızın ilk günlerine baktığınızda ne görüyorsunuz?

Şimdi insanların belki hayal etmekte zorlanacakları bir şey söyleyeyim. Benim “Son İstanbul” kitabım birçok yayınevinden geri döndü, basılmadı. “Cenk Hikâyeleri”ni bitirdim,  o da basılmadı. Bugün baktığınızda çekmeceye kilitlenmiş o kitaplarla aynı evde yaşamanın 20’li yaşlarındaki bir insan için nasıl bir cehennem olabileceğini hayal edebilirsiniz.  Böyle bir zamanda bir tek şeye inandım: Sizi yazar yapan şeyden vazgeçmeyeceksiniz.      

Ve hemen peşinden, yine Mungan’ın şu cümlelerini sizlerle paylaşmak yerinde olur sanırım;

Üniversite yıllarımda oyunlarımı okuttuğum bir dramaturg, eleştirmen bana "Senden yazar olmaz," demişti. İyi ki lafını dinlememişim!

Başarılı Deneme yazarlarımızdan Ali Çolak da, “Refik Halid’i Neden Sevdim”(2) başlıklı yazısında, yazar olmanın eşiğindeki günleriyle ilgili şu kaydı düşmüş.

Doğrusu bu ya, ilkokuldan üniversite bitimine kadar hiçbir öğretmenim beni yazının büyüsüyle tanıştırıp yazmaya kışkırtmadı. Aksine hevesimi kıranlar, ‘yazar olamazsın’ diyenler oldu.

Yazarımız, bu cümleleriyle sızlansa da, bir çıkış yolu bulmakta gecikmiyor. Sözünü şöyle bağlıyor;

Fakat aralarında, belki ilk sırada Refik Halid’in bulunduğu eski zaman yazarları, yani denemeciler, öykücüler, romancılar bana, dilin insanı olduğu yerden alıp başka bir dünyaya yükselten gücünü keşfettirdi ve ‘İşte senin mutluluğun burada, malzemen de kelimeler; onlara sımsıkı tutun ve peşimizden gel!” dediler.

Ve Ali beyin Edebiyat camiasındaki yeri hepimizce bilinmekte.

Yine, bu çizgiden sapmadan devam ettiğimizde, değerli yazarlarımızdan Selim İleri, Ülküm Yazar Olmaktı(3) başlıklı yazısıyla katkı yapıyor gündemimize. Bizlerle paylaştığı şu cümleleri, çok anlamlı değil mi sizce de?

Gazetelere götürüyordum romanlarımı. Kimselere beğendiremedim. Remzi Kitabevi’nden, Varlık Yayınları’ndan geri çevrildim. Boyuna geri çevriliyordum. Ama umudum asla kırılmıyordu.

Bu kırılmayan umut için, Selim bey, ipucu vermekten alıkoyamıyor kendini ve yazmak eylemi için, “Bir Ülküydü” nitelemesini yaparak, şöyle devam ediyor;

O ülküde yapayalnız yol alınıyor. Yazmak isteği, yazmak dürtüsü zaten durdurulamıyor.

Selim bey, söylemine sahip çıkıyor ve çileli edebiyat  yolculuğunda, özgün eserleriyle var olmaya devam ediyor.

 Son olarak, Elif Şafak’ın Basılmamış Kitaplar(4) isimli bir yazısından alıntı yaparak, sözü bağlayalım dilerseniz.

Ve ne olur, reddedilmekten, terslenmekten korkmayın. Edebiyat tarihi, vaktiyle kıymeti bilinmeyip de sonradan alkışlanarak basılan, ancak sonradan ün kazanan eserlerle dolu. Bugün tüm dünyada milyonlarca satan Anne Frank’ın Hatıra Defteri, 15 yayıncı tarafından reddedilmişti peşpeşe. Keza, George Orwell’in klasik addedilen Hayvan Çiftliği adlı kitabının yayıncılar tarafından topa tutulduğunu ve “Amerikada kimse hayvanlar hakkında hikaye okumak istemez” diye reddedildiğini biliyor muydunuz? Anais Nin, Sylvia Plath, Jack Kerouc gibi, edebiyat eleştirmenlerinin bugün yerlere göklere sığdıramadıkları isimler hep, vaktiyle yayıncılar tarafından reddedilmişlerdi. Tabi Nabokov ve Virginia Woolf’u da eklemeli bu uzunca listeye.

 

 

 

 

 

 

 

(1)   Milliyet, Miraç Zeynep Ö.

(2)   www.alicolak.com

(3)   Zaman Gazetesi

(4)   Zaman gazetesi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Her Hayata Bir Yıldız

14/6/2008





Eski Urfa evlerinin avlu ya da damlarında karşılanan huzurlu yaz akşamları. Seyyar ampul ışıklarının altında yenilen yemek, içilen soğuk su ve sonrasında demlenen çaylar. Aile büyüklerinin yalnızlığa terk edilmediği, sohbet ortamının eksik olmadığı, dış etkilerin bölemediği bir hayat bütünlüğü. Televizyonun egemenliğinden azade, güzel insan ilişkileri. 

Bazı avluların orta yerine oturtulmuş küçük çaplı, hatta fıskiyesiz mütevazı havuzlar. Bir başka evin, gıcırdayan çıkrığı, yıpranmış halatı ve emektar kovasıyla arz-ı endam eden su kuyusu. Boy vermiş meyve ağacı, etrafı çevrilmiş küçük toprak parçalarıyla oluşturulmuş güllü, çiçekli sevimli bahçecikler. Bir yanı duvara yaslanmış asma çardağı. Kesme taşlarla döşeli zeminin kenar-köşelerinde, düşük voltajlı ampulün aydınlatmaya güç yetiremediği  koyu gölgeler.  

Zaman sonra, sıranın gece nimetlerine gelişi. Memleket deyimiyle "taht" denilen, kenarlıklı, yüksek sedirlerlerde masallara karışmış uyku saltanatları. Gerçekliğin rüya ile nöbet değişimleri. Sıcak havanın serin esintilerle soluklandığı saatler, hele; cıvıl cıvıl kırpışan, nazlıca ışıyan o ulaşılmaz elmas parçaları, yıldızlarla olan birliktelikler. Bir kararda kalamayan Aydede'nin, geceden geceye değişen aydın yüzü.

Tam uykunun en derin yerinde, yağmurun serin damlalarıyla uyanıp odalara sığındığımız nadir geceler dışında, gökyüzünün, ihtişamlı şefkatini üstümüze örtüşü. O muhteşem uzayın siyahi derinliğinde sessiz ve telaşsız süzülüp giden bir ışık noktasını, gözden kaybolasıya kadar merakla izleyişim. Bu sırlı sonsuzlukta; serüvenlere karışıp, uzay gemisi kaptan ve mürettebatının heyecanlarını çocuk düşlerimle daha bir zenginleştirerek paylaşmalarım.     

Peşinde uzayan bir parıltılık iziyle, sönüveren yıldızlar. Yalnızca birkaç saniyede; bilinmeyen bir aleme saklanma aceleciliğiyle, karanlığın sinesinde yitip gidişleri. Yine, çocukluk günlerimden bir söz , hiç unutamadığım. "Allah, her insan için bir yıldız yaratmıştır" inancının ruhuma yakınlığı. Kayıp giden her yıldızın, hayat birliği  ettiği bir insanın ölümünü haber verişi yok oluşun hüznüyle. Biri yerde, diğeri yücelerdeki iki alem misafirlerinin, aynı kaderi paylaşmaları mesafelere inat.   

Artık uzağında kaldığım hayal olmuş zamanların hatıralarıdır, bu yazıya konu olanlar. Bugüne ulaşmış anılarım, yepyeni kalabilmiş bir çocukluk giysime ne kadar da benzemektedir. Yeni bitmiş olduğu yanıltıcılığına karşın, içine sığamayacağım dar mekanlara sığınmıştır geçmiş zamanlarım. Üstüme küçüldüğü için bana ait olmaktan çıkan, eski elbiselerim gibi.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Ucuzluk Pazarı

6/6/2008

Gazetedeki haber başlığı aynen şöyle atılmıştı:

"Önder Sav devlet adamı, herkes saygı duysun" 

 Daha işin bu kısmındayken, "saygı" kelimesinin anlamlı çağrışımlarına muhatap olduğumu hemen söylemeliyim. Çünkü bu derece emin tavırla vurgulanan bu insani haslet, Onur Öymen'in söyleminde, asli manasını bulmamış bir izlenim bırakıyordu insanda... Kendisinin, seçim sonuçları karşısında nasıl bir tutum takınıp, vatandaşların mantık seviyesini nasıl kaba bir ifadeyle sorguladığı henüz hatırlardayken; savunmaya çalıştığı Önder Sav'ın İslami değerlere karşı saygısız tutumu Türk Milletinin henüz gündemindeyken, bu neyin talebidir acaba?   

Kendi anlayışlarına göre yapılandırmaya çalıştıkları bir demokrasi hülyasının özünde, bu saygı kavramını önemsemedikleri milletimizce hep görülmektedir zaten. 

 Öylesine hızlı bir akışa kapılmışlardır ki, "sandık herşeyin çaresi değildir" diyecek kadar güç sarhoşluğuna kapılmış olanları çıkmıştır.

 "Türbanlı kızların eğitim hakkı olamaz" fetvasını bu ülkenin Cumhurbaşkanı'nın yüzüne okuyanlar zuhur etmiştir. 

 Parti kapatmak için, "suç işlenmiş olması şartı aranmaz" diyenler görmüştür bu ülke.

 Milletin seçtiği Başbakan'ı hazmedemeyişin dramını yaşayanlar, bu hasetliklerinin itirafını yaparken, bu ülke insanlarından utanmamışlardır.

 Asılan bir T.C. devleti Başbakanı'nın, bu insan vicdanını sızlatan talihsiz akibetine vatandaşların sevindiği iftirasını atan şahıslar düşmüştür yakın tarihimize.

 Ne acıdır ki, bu anlatılanların kahir çoğunluğu da hukukçu kimlik taşıyanlardan sadır olmuştur.    

 Devlet adamlığının ne gibi şahsi meziyetler taşıması gerektiğini iyice bilmeden, sırf bir parti mensubu olan yandaşını bu sıfatla taltif etmek, büyük bir beklentiye sebebiyet vermek sonucunu doğurur. Böyle bir kişinin devlet ve millet nezdinde nasıl bir kabul göreceği, tabii ki meselenin can damarını oluşturmaktadır. Böyle bir sınavla karşılaşmanın şuuru içinde olabilmek gereği büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Milletiyle barışık olamayan bir partilinin böyle bir yükün altına sokulmaması en akıllıca yoldur.

 Ne Devlet Adamlığı'nın, ne Demokrasinin, ne de İnsan Haklarının hiç kimse tarafından ucuzlatılma lüksü olamaz, olmayacaktır.      

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Dediğin

13/5/2008

 

 

Karşımda, olanca güzelliğin

 

Kalbimde sancısı, çaresizliğin

 

Nereye kadar idare eder;

 

Sabır dediğin.

 

 

 

Zihnimde, sorusu bilinmezliğin

 

İçimde korkusu, kimsesizliğin

 

Ne güne dek gönülde kalır;

 

Kahır dediğin.

 

 

 

Eremedim, azadına hasretliğinin

 

Bulamadım sılasını, gurbetliğimin

 

Daha nice bir gönül oyalar;

 

Umut dediğin.

 

 

Hasan Parlak

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Densizlikler Komedyası

6/5/2008

 

Üniversiteli Kadınlar Derneği ilgilisi yaşı geçkin bir kadın, elinde mikrofonuyla konuşuyor. Arka plandaki geniş kürsüde, kendi akranı başka bayanlar oturmuşlar. Ciddiyetin gergin hatları yüz ifadelerine sinmiş olarak, yapılmakta olan konuşmayı dinliyorlar. Kamera kayıtlarından görüldüğü kadarıyla bu önemli toplantılarına yoğun bir katılım olmasa da, azimlerinden hiçbir şey kaybetmedikleri gözleniyor. Herhalde, “madem tehlike büyük, görevden kaçmayalım” idealine sahip çıkan mücadele kadrosundan, kendileri…

 

Ait oldukları derneğin adına bakıp da bu zevat; eğitime dair bir istişare toplantısı, ya da fikir alışverişi yapıyor sananlar için, hemen söyleyelim. Durum, hiç de bahsi edilen tahmin ve düşüncelerle örtüşmemektedir. Tümüyle siyasi ve ideolojik bir zemine oturtulan bu hayati toplantı, sadece kendi dünyalarındaki suni korku ve doğal nefret duygularıyla dikkatleri çekmektedir. Onların halktan kopuk ve üstten bakan tavırlarının “zirve belgeselini” kazandırmaktadır medya alemi, Türk Eğitim Tarihimize.

 

Toplantının kolay unutulmayacak sahneleri bir daha hatırlandığında, konunun din ve inanç özgürlüklerine karşı tahammülsüzlük üzerine kurulduğu görülecektir. Başörtüsü, T.C. yasalarına göre yasal ve meşru olan İmam Hatip Liseleri, Ezan’dan, Kur’an okunmasından duyulan rahatsızlık ve bazı sosyolojik yaklaşımların ibretlik kanıtları vardır bu video kaydında. (1)

 

Benim, şu toplantıda en çok hassasiyetimi uyandıran husus; hazımsız olduklarını bizzat kendileri itiraf eden  kişilerin, bu özellikleri hakkında değildir. Asıl çarpıcı ve o derece de eğlendirici olan; gaflete düştüklerinin farkında bile olamayacak kadar safdillikleridir. Bu söylediğimizin örneğini ise, ilgili videoyu izleyenler kolayca hatırlayacaklardır. Olayın kahramanlarından stratejist olan birisi; yaklaşan seçimleri hatırlatarak, muhtarları ve mahalleleri elde etmek planından söz açıyor. Kendi kapasitesi ve üslubunca bu minvalde tavsiyelerini sıralıyor. Sonuçta da sözlerini şöyle bağlıyor;

-Ama bunu medyaya yaymadan, kendi aramızda ve bütün bulunduğumuz alanlarda, her yerde bizim kafamızdaki muhtarlar, çoğu kadın olmalı…

diye devam ediyor etmesine de, bu söz ve görüntüleri kayda alan koskocaman kamerayı da mikrofonu da /yani ürktüğü medyayı/ hesaba katamadığının farkına bile varamıyor.

 

Sonra, kızıl saçlı bir başka bayan, yanında çalıştırdığı temizlikçi kadının affedilemez cehaletinden söz açıyor yana yakıla. Bu kadıncağız nasıl olmuşsa, temizliğini yaptığı bu bilge bayana, AKP’ye oy verdiğini söyleme gafletinde bulunmuştur. Sorgusu esnasında da, savunma dayanaklarından biri olarak istikrar kavramını dile getirmiştir. İşte o tedbirsizliğinin karşılığını da,

 

- İstikrar senin neyine Vesayet!.. İstikrar senin neyine!..  azarlamasına muhatap kalarak alıvermiştir.

 

Evet, önemli bir nimet olan istikrar, onlar için bir anlam ifade etmeyebilir ama, diğer bir bakış açısıyla aynı konuda, Vesayet’i ilgilendirmeyenler de vardır tabii ki. Peki, nedir bunların bazıları? Video kaydında yer alan bu dernek mensuplarının verdiği izlenimden hareketle diyebiliriz ki;

 

Farklı düşünce ve görüşleri hazmedemeyişlerde, istikrarlıdırlar!

Başı dik insan görmeye tahammül edemeyişlerde, istikrarlıdırlar!

Vehmettikleri sanal üstünlüklerin diktatörlüğünde ısrar etmede, istikrarlıdırlar!

Cumhuriyeti her zaman, demokrasinin freni ve terbiye edicisi olarak kabul etmek ve kullanmakta, istikrarlıdırlar!

Milletimizin hiçbir şart altında ihtiyaç duymayacağı görüş ve teorileri empoze etmede, istikrarlıdırlar!

Büyük bir vefa ve sadakat ile bağlandıkları bu kabil bir istikrarlar zincirinin, Vesayet’e ve ulusumuza ne gibi bir olumlu katkı sağlayacağı saçmalığını anlayamamakta, istikrarlıdırlar.

 

Sonuçta, bütün telaş ve huzursuzluklarına rağmen yüzleşmeleri gereken gerçek şudur. Kör bir inadın etkisiyle sahiplendikleri bu türden bir istikrar demeti; Vesayetin de,  milletimizin de ilgi alanı dışında kalacaktır. Bu haklı onaylamayış ise, hem gerekliliğini hem de sürekliliğini daima koruyacaktır.

 

 

(1) http://www.vidomodo.com/vidomodo/video.php?id=393

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı